Bozburun Yarımadası
Karia Yolu'nun Datça bölümü sonrasındaki hedefimiz olan Bozburun Yarımadası rotasına, İstanbul’dan otobüsle yola çıkarak başladık. Akşam 20:30'da yola çıkıp ertesi sabah saat 6:30'da Marmaris Otogarına vardık. Pamukkale Turizm, beklediğimin aksine hiç de rahat olmayan bir yolculuk yaşattı yolculara. Bursa Otogarı sonrası İzmir'e kadar mola vermeyecek mi diye sorduğumuzda muavin, bu şekilde gitmeye alıştığını söyledi. Gerçekten de İzmir'e kadar durmadı otobüs.
Sabah serinliğinde eşyaları yüklenip otogara ~1 km kadar uzaklıktaki çorbacıya neşe içinde yürüdük ve arka arkaya önce Muğla kebabı çorbası sonra da az kelle paça içerek güne başladık. Serhat'ın Google yorumlardan bulduğu bu yer hakikaten güzeldi. Çorbacıda, tesadüfen izleyeceğimiz rotaların bir kısmını Wikiloc uygulamasına yükleyen Barış Öztürk ile tanıştık. O da bizim sırt çantalarımız ve kıyafetlerimizden yürüyüşçü olduğumuzu tahmin ederek yanımıza gelmiş.
Yürüyüşümüz, minik bir aksilik ile başlıyor: Otogardan 9'da kalkacak MUTTAŞ Turgut Köyü minibüsü, aslında Hisarönü yakınlarından da geçiyor ama yolda inmemiz mümkün değilmiş: Bu hatlar paylaşılmış, son durak olarak nerede ineceksen oranın minibüsüne bineceksin! Küçük bir tartışmayı kazanıp şoförü, Hisarönü sapağında bizi indirmeye razı ediyoruz. İlk engel böylece aşılıyor.
Bir çeyrek saat sonra minibüsten inip yürümeye başladığımızda saat neredeyse 10 olmak üzere. İlk durak bir bakkal ve ikişer litre su alıyoruz.
Meteoroloji, bu akşam için olağanüstü bir yağış ve 8 kuvvetinde fırtına tahmin ediyor. Yanımızda yeterli olduğunu düşündüğümüz yağmur eşyaları var. Yürüyüşün başında düşen iri damlalar, başımıza neler geleceğinin ilk işaretlerini veriyordu.
Kastabos antik kentine doğru kıvrılarak yükselen yol bir süre sonra geçilmesi zor ve zaman kaybettiren sık bir çalılık ile kesiliyor. İşaretleri zar zor seçiyoruz devrilmiş ağaçlar ve dikenli çalılar arasında. Bizi yağmur damlalarından çok yerdeki ve üzerimizdeki yapraklı dallar ıslatmaya başlıyor. Pançolar sayesinde üst tarafımız kuru gerçi ama pantolonlar ve ayakkabılar sırılsıklam.
Yaklaşık 7 km sonra Kastabos antik kentine ulaştığımızda birden bulutlar yükseliyor, Güneş çıkıyor ıslak kıyafetlerimiz kısmen de olsa kuruyor. Bu sevinçle yürüyüşe devam ederek Turgut Köyüne doğru ilerliyoruz. Yolda ufak bir öğlen yemeği molası ve kısa soluklanmalar dışında vakit kaybetmesek de köye varışımız akşamüstü saatlerine buluyor. Meteorolojinin haber verdiği olağanüstü yağış ve fırtınanın da eli kulağında.
Serhat rotaya telefondan bakıyor ama pek de yürüyüş yolu olamayacak diklikteki yamacı tırmanarak bir su deposunu ve pompasını geçerek toprak bir orman yoluna ulaşıyoruz. Köy aşağılarda kalmaya başlıyor. Yağmurun ilk işaretleri ile artık hızlıca karar verme zamanı.
Yolun bir tarafında cılız çimenler var. Geri kalanı sert taşlı bir yüzey. Serhat'ın çadırı belki oraya da kurulur ama benim çadırın en az 4 noktadan kazıklarla gerdirilerek kurulması lazım ve o kazıkların taşlı zemine girmesi mümkün değil.
Sonuçta hızlanan yağmur ve giderek şiddetini arttıran rüzgara karşın ikimiz de aramızda 10-15 m mesafe bırakacak şekilde çadırları kurup içlerine giriyoruz. Şiddetli yağmur ve fırtınaya dayanmanın ötesinde; devrilebilecek ağaçlar, kopabilecek ağır dallar veya yakınımıza düşme ihtimali olan yıldırımlar asıl endişe kaynağımız. Bardaktan boşanırcasına yağan ilk sağanak devam ederken kafa lambası ışığında çadırın içinde baş tarafımda 1-2 santim derinliğinde bir su birikintisi görerek telaşlandım. Eğer hemen çabucak bir önlem almaz isem sabaha kadar kuru hiçbir yer kalmayacak. Aslında çadırım yağmura karşı dirençli. Dikiş yerleri sızdırmazlık bantlı, kumaşı nefes alabilen kaplamalı su geçirmez bir kumaş. Sorun, çadırın tabanının olmaması. Yan duvarlardan süzülen sular böylece altına girebiliyor. Acele ile çadırı çok hafifçe iç bükey bir bölgeye kurmuşum. Yapacak bir şey yok, çıkmalı ve hızlıca yerini değiştirmeliyim.
Karanlıkta hızlıca pançoyu giyip çıkıyorum. Bir iki dakika gibi bir sürede çadırı ve içindekileri sağ tarafa doğru 3-4 metre kaydırıp kazıkları yeni yerlerine sokabildim. Kafa lambası ile baktığımda benim çimenlerin bir kısmında minik bir göl oluşmuş çoktan. Kalın bir sopanın ucu ile gölün kenarında olabildiğince derin bir kanal kazmaya çalışarak olur da göldeki suların, yeni yerime de ulaşmasını engellemeye çalıştım.
Tüm bu çabalar sırasında epey ıslandım tabii ki. Ayakkabıları çıkarmadan ve tulumu açmadan köpük matın üzerine şişme matı serdim; sabaha kadar tedirgin bir şekilde yağmur ve fırtınayı izledim.
Çadırın kumaşını geren yürüyüş batonu şiddetli fırtınada sağa sola sallanıyor aynı anda kalın bir hortumla sanki üzerimize basınçlı su püskürtüyor birileri! Bu olanların bir kısmının video görüntüsünü almayı başardım. Gözümü kırpmadan azıcık da üşüyerek geçen gecenin sabahında saat 7 gibi çadırdan çıktım. Yağmur durmuş en azından. Hava serin ama çok kötü değil. Ayakkabılarım ıslak ve çamur içinde. Yine de hasar çok fazla değil. Eşyalarımız kuru. Yürüyüşe devam edebiliriz.
Hedef Diagoras'ın anıt mezarı. Bu nadide eseri görmek için ilk gün yaşadığımız zorluklar maalesef yürüyüşe başladıktan 1 saat sonra indiren çok şiddetli yağmurla birlikte devam etti. Köyün içine zorlukla yine ıslak sık çalılıklar ve devrilmiş ağaçlarla kesilen belirsiz bir patikadan ulaştık. Bu sırada talihimiz aniden döndü: hava açtı, yağmur durdu, Muğla Ticaret Odası desteğiyle mezarın çevresinde düzenleme yapan kazı ekibi ile karşılaştık. Serhat, ekibin başındaki kişiyle o kadar iyi anlaştı ki, semaverde çay ve ufak tefek yiyecek ikramları sonrasında bizi 13 km ötedeki Selimiye'ye araç ile bırakmayı teklif ettiler. Normalde yürümeyi planladığımız bu yolu en fazla 15-20 dakikada alacağız. Dün geceki ıslak ve rahatsız kamp yorgunluğunu atıp, eşyalarımızı kurutmak için gece de pansiyonda kalmaya karar verdik.
Selimiye'ye varır varmaz Güneşli havayı fırsat bilip çantalardan ıslak eşyaları çıkarıp meydandaki bir uygun yere serdik. Eşyalar kururken ben de kalacak yer baktım. Henüz sezon açılmamış olmasına karşın, tam istediğimiz gibi uygun bir yer bulduk. Burada hem gücümüzü toplayacağız hem de eşyalarımızı tam kurutup temizleyeceğiz. Akşam yemeği ve kısa bir yürüyüş sonrası erkenden yattık.
Cuma günü, uzun bir rota planı yaptık. Bir aksilik olmazsa Bozburun'u da geçip Söğüt'e kadar gitmeyi planlıyoruz. Kanıksamaya başladığımız üzere Selimiye çıkışında yağmur yine atıştırmaya başladı. Fakat bir taraftan biz de koşullara uyum sağlamaya başladık. Pançoları bir giyip bir çıkartıyoruz. Kırmızı beyaz şeritlerle gösterilen Karia rotası, enfes bir yoldan bizi Bozburun'a ulaştırıyor. Öğle yemeği zamanı. Kıyıdaki bir kahvede kaşarlı kavurmalı tost ile karnımızı bir güzel doyuruyoruz.
Bozburun, yat turizminin merkezlerinden birisi. Bu civarda çok fazla fabrika ya da sanayi sitesi yok demeye kalmadan Söğüt'e gelmeden önce önümüze coğrafyaya hiç uymayan görünüşü ile devasa bir tersane çıkıyor. Tabii ki turizm işlerinden gayet güzel para kazanırken tersane ve marina gibi altyapı olmadan olmaz. Belki de çalışanlar ve aileleri hesaba katılsa on binlerce kişi ekmek yiyor bu sayede. Keşke bizi buraya çeken bu güzellikler; şehir hatları vapurlarıyla boy ölçüşen mega yatları, sintinesini bu sulara bırakan insafsızları veya çitlerin arasını bir kişinin bile geçemeyeceği kadar daraltan açgözlüleri buralara çekmese. Buralardan geçecek insanlara yürüyecek yol bırakmayan bu insanlar, acaba ne kadar mutlu olacaklar burada yaşamaktan? Bozburun Yarımadası’nda bir ev ya da arazi ne kadar yetecek mi bunun için?
Söğüt'ün ilk mahallesini kıyıdan geçen işaretler, zaman zaman bizi suya girmek zorunda bırakacak kadar dışarı itmeye çalışan bahçe duvarları ve çitlerle itişe kakışa Cumhuriyet mahallesine ulaştırıyor. Bu uzun rota bizi yordu. Çadır kuracak çok uygun bir yer de görünmüyor. Bir pansiyon fiyatı soruyoruz ama pahalı çok. Ne yapsak diye düşünürken, yemek için oturduğumuz lokantanın hoşsohbet ve yardımsever garsonu imdadımıza yetişiyor. Daha makul ve bize uygun bir başka pansiyon daha varmış. Azıcık yürüyerek eşyalarımızı taşıyoruz, geri dönüp güzel bir akşam yemeği yiyoruz. Bugün, 550 metre tırmanışla 25 km yol yürüdük. Akşam yemeği sonrası zaman kaybetmeden yatıp ertesi güne hazırlık yapmalı. Sabah erken saatte kahvaltı etmeden yola koyulduk ve dördüncü sefer de yağmur bizi yola çıkışımızdan 1 saat sonra yakaladı. Bu sefer bir manzara seyir terası çatısı imdadımıza yetişiyor. Yağmur bir ara doluya çeviriyor ama sorun değil. Nasıl olsa bir süreliğine de olsa üstümüzde çatımız var. Fakat maalesef burası epey rüzgar da alıyor. Tereddütle de olsa yola koyuluyoruz. Yolda yine yağmur ama bu sefer radar görüntülerine bakarak oldukça isabetli olarak görebiliyoruz ne zaman ve ne şiddetle yağacağını. Keşke bunu daha önce akıl etseydik.
Taşlıca, Bozburun Yarımadası’ndaki son mahalle. İki yıl önce su şebekesi ulaşmış buraya. Köy kahvesinde yine çay, tost ve atıştırmalar ile bir öğlen yemeği yerken bizi merak eden köyden biri yanımıza geliyor. Ratıp bey, gemilerde ve otellerde aşçılık yapmış. Kendi buluşu olan yemekler varmış. Uzun bir süre, fotoğraflarını da göstererek bize anlatıyor. Karides burger, havuç burger ve daha bir sürü şey. Kendisinden cevizli omlet tarifi de alıyoruz. Bizi Taşlıca'nın turizm ve Karia yolu yürüyüşü ile en ilgili kişisi olan Erol ile tanıştırıyor. Erol'dan çok değerli bilgiler alıyoruz. Bunları internet üzerinden öğrenmek mümkün değil. Erol bizi sonraki hedefimiz olan Asardibi'ne araç ile bırakmayı öneriyor ama araç hakkımızı kullandık ve radardan gördüğümüz kadarıyla gelecek yağmur çok şiddetli de değil. Taşlıca çıkışında Phoenix antik kentine ulaşan yola sapıyor işaretler. Kentin içinden, karayolundan iyice uzaklaşacak şekilde geçiyoruz. Serhat ile zaman zaman aramızdaki mesafe açılıyor. Islık çalarak ya da seslenerek her ikisi de olmazsa telefon ile iletişim kuruyoruz.
Serhat Asardibi'ni görmek konusunda kararlıydı; ben ise yola devam edip Serçe Limanı'na ulaşmak ve akşamki yağmuru orada karşılamak istiyordum. Sonunda orta yolu bulduk: Serhat sırt çantasını yanına almadan hızlıca gidip bir göz atacak, ben de yol kenarında dönüşünü bekleyeceğim. Atıştıran damlalar, beni sabırsızlandırıyor ve arkasından bakmak için bir 10 dakika sonra gittiği yere doğru ilerliyorum. Yolu aramakla zaman kaybettiği için olsa gerek ayrıldığımız yerden çok fazla uzaklaşamamış. Asardibi'ne inip geri gelmesi en iyi ihtimalle 1.5 saat. Planı değiştirip gitmekten vazgeçiyor Serhat. Birlikte Serçe Limanı'na doğru bu sefer oldukça hızlı şekilde karayolunu takip etmeye başlıyoruz. Vardığımızda güzel bir çadır yeri olacak bir yeri gözümüze kestirip bu sefer yağmur yağmadan çadırları dikkatli şekilde kuruyoruz. Gece yine yağmur gösteriyor windy.com radarı.
Yanımızdaki su bir sonraki etap için yeterli. O yüzden bol bol sıcak çay içiyoruz. Yalnız yiyecek durumumuz zayıf. Kalan son ekmeği paylaşıp zeytin ve kaşar peynir dışında azıcık kuruyemiş. Çok doyurucu olmasa da aç kalmıyoruz. Bir sonraki hedefimiz olan Bozukkale'de oğlak yeme planları yaparak yine erken saatte çadırlara giriyoruz. Gece bir ara hava açıyor, sonra radarda gördüğümüz bulutlar sağlam bir yağış bırakıyor üstümüze. Ama artık yağmur çok büyük bir etki yapmıyor düşüncelerimize.
Serçe Limanı’ndan Bozukkale yaklaşık 6 km kadar bir yol. Olsa olsa yavaş bir tempo ile hiç acele etmeden 2- 2.5 saatte rahatlıkla alırız diyerek, Erol’u arayıp, ertesi gün öğlene doğru saat 11:30’da bizi araba ile limandan alıp Bozburun’a MUTTAŞ minibüslerinin kalktığı durağa bırakmasını rica ediyoruz. Planımız, Bozukkale’yi gezip, Pazartesi sabahı çıkarak Erol ile buluşmak. Fakat yürümeye başlayınca gördük ki etabın diğer bölümlerinden farklı olarak bu kısım anormal derecede zor. Bazı kısımlarda attığımız her adım aşırı dikkatli olmayı gerektiriyor. Aksi gibi bir yerde Serhat ile epey ayrıldık birbirimizden, Serhat rotayı takip ederken ben işaretleri bırakıp çok kişinin geçtiğini düşündüğüm bir patikayı izlemeye başladım. Birbirimize seslendik, seslerimizi de duyuyoruz ama mesafe fazla olduğu için Serhat’ı göremiyorum. En sonunda elindeki turuncu renkli torbalardan birini salladı ve karşı tepenin yamacında seçebildim. Bulunduğum yerden deniz seviyesine indim, bir kaç yerde zorlanarak tırmandım ve güç bela da olsa sonunda işaretli patikaya ulaşabildim. Yola çıkışımızdan yaklaşık dört buçuk saat kadar sonra adını Bozukkale sahilindeki Loryma antik kentinden alan restoranın açık olduğunu daha önce öğrendiğimiz için vakit kaybetmeksizin oraya gitmeye çalıştım. Kıyıdaki iskeleyi tamir eden bir grup işçi, ileriyi işaret edip beni koyun öbür yakasına, kalenin olduğu tarafa yönlendirdi ve 20 dakika kadar daha yürüyerek, kan ter içinde öğlen sıcağında Loryma Restaurant sandığım yere ulaştım, meğerse orası Alibaba Restaurant imiş. Tabi bir tabelada filan da yazmadığı için orada da tamirat yapanlardan öğrendim. Biraz soluklanıp birşeyler yiyip içtikten sonra işletmenin sahibi Can Selçuk, beni koyun karşı kıyısına tekne ile geçirmeyi önerdi. Teklifi severek kabul ettim ve 3-5 dakika sonra karşı kıyıya vardık. Önünden geçip gittiğim Loryma Restaurant, 3 gün önceki fırtınadan epeyce etkilenmiş, iskelesinde ciddi hasar var, bazı eşyalar da çevreye gelişigüzel saçılmış. O yüzden açık olduğunu telefonla öğrendiğimiz yerin burası olabileceği hiç aklıma gelmedi. Zaten aynı Alibaba Restaurant gibi onun da bir tabelası yoktu. Eşyaları indirir ve uygun bir yatacak yer bakarken Serhat da geldi. Yolda denize girdiği için geride kalmış azıcık. Akşam yemeği için yanımızda bir şey kalmadı, bereket restaurant henüz sezonu açmasa da bize yiyecek bir şeyler yapabilecek. Serhat iki ben bir buçuk porsiyon köfte sipariş ediyoruz. Ertesi sabah yürüyerek yola çıkıp, Erol ile sözleştiğimiz saat olan 11:30’da Serçe Limanı’nda olmamız çok zor. O yüzden beni karşıya tekne ile geçiren Can Bey’i arayıp kendisinden ücreti karşılığında bizi tekne ile bırakmasını rica ediyoruz. Bu iş de tamam. Akşam açık havada bir saçak altında çadırları açmadan yatıyoruz, rahat bir gece. Sadece rüzgar kesilince sivrisinekler rahatsız ediyorlar azıcık. Bir de sabah gün ışırken, çevredeki bir sürü hayvan sıra ile bağırmaya başlıyor: Kazlar ördekler, eşek, horozlar, değişik kuş türler ve diğer yabani hayvanlar. Karayolunun ulaşmadığı bu bölgede tabiat son derece canlı.
Ertesi sabah kıyıda bulunan bir kano ile hızlıca koyda dolaşmaya çıkıyorum. Suyun altı cam gibi berrak. Dibe atılmış öteberi dikkat hemen çekiyor: Masa ve sandalyeler, kamyon lastikleri, ve yıllar boyunca buraya demirleyen teknelerin attığı türlü çeşitli çer çöp. Bunun yanında sahilde dalgalar ve rüzgarla gelmiş plastik atıklar, bir kısmı parçalanmış olmasına karşın fena olmayan durumda dıştan takma motorlu bir tekne gövdesi. Belki de insan kaçakçıları yakınlardaki adalara ulaşmak için kullandılar ve batınca da deniz buraya kadar getirdi. Kıyı şeridini dikkatle inceliyorum. Olur da günün birinde kürek çekerek buraları dolaşırsam, kıyıya ufak kumsallar dışında nasıl çıkılır diye. Çoğu yerde kayalıklar yanaşmak için çok uygun değil ama yine de yapılabilir. Dalgalar benim kullanmakta olduğu narin ahşap tekneleri kayalıklara çarpıp hasar verebilir tabii. Serçe Limanı - Bozukkale arası 4 deniz mili ve sanırm kürek hızı ile rüzgar ve dalga durumuna göre ortalama 1.5 saat kadar sürer. Ufukta görülen Rodos adası da, açık denizde tahmin edemeyeceğim akıntı ve dalga koşulları yok ise en az 4 saat. Aradaki mesafe haritadan baktığım kadarıyla ortalama 10 deniz mili / 19 km kadar. Rodos adası, Yunanistan’dan çok Anadolu’nun devamı gibi. Gece ışıkları görünüyor binalar da belli belirsiz seçiliyor.
Saat 10 buçuk gibi Can bey teknesi ile koyun karşısından gelip bizi alıyor, 25 dakikalık güzel bir yolculukla Serçe Limanı’na varıyoruz. Erol bizi bekliyor, öne oturup arabanın ön kapısını kapatırken Serhat'ın elinin kapı arasına sıkışmasına neden oluyorum. Allah’tan pek bir şey olmuyor, çok hafif atlatıyoruz kazayı. Erol bize yol boyunca Taşlıca’da ve bölgede yaptıklarını anlatıyor. Karakılçık buğdayı tarımı, Karia yolu işaretlemeleri ve bölgenin gelişimine katkı sağlayacak her türlü güzel işler yapmış. Söğüt - Marmaris dolmuşu yanında bizi indiriyor ve 12’deki minibüs ile Marmaris’e doğru yola koyuluyoruz. Marmaris’e yaklaşırken, Hisarönü’ne gelirken görmediğimiz orman yangınlarının ne kadar büyük alanları yaktığını yolcularla birlikte konuşmaya başlıyoruz. Yolcular, yangınların arazileri imara açmak amaçlı kasıtlı çıkarıldığını ve söndürme çalışmalarının da hakkıyla yapılamadığını düşünüyor. Turgut Köyünde şelaleyi planımızda olmasına karşın görememiştik. Meğerse şelalenin çevresindeki ormanlık alan da yanıp kül olmuş. Şimdi açık alanda akan ve fazla bir özelliği olmayan hale gelmiş. Jeep safari programlarından da çıkarılmış bu yüzden. Bördübet civarı da aynı şekilde yanmış. Eski haline gelebilmesi en az 20-30 yıl. Tabii bu arada yeni yangınlar olmazsa.
Marmaris’te benim epey zamanım var. Serhat’ın uçağı daha erken. Birlikte yeniden çorba içip karnımızı doyuruyoruz. Bir pastanede kahve ve tatlı yedikten sonra Serhat Dalaman’a doğru yola koyuluyor İstanbul’a ikimiz de uçak ile döneceğiz. Yanımdaki ocağın gaz kartuşunu uçak ile taşımak mümkün değil, istemeyerek de olsa büyük kısmı dolu olan kartuşu bırakmak zorundayım. Otogarda bir çöp kutusunu yanına bırakırken, İngilizce “bekle bekle” diye seslenen, birisi yanıma geliyor. Rus bir yürüyüşçü imiş. Bizim yürüdüğümüz rotanın benzerini, Turunç istikametinden başlayarak aksi istikamette yürüyecek. Rota hakkında elimizden geldiği kadarıyla bilgi veriyoruz. Çantası çok büyük değil ve malzemeleri de sanki yetersiz. Çantamın kenarındaki turuncu akordeon matı kendisine satabilir miyim diye soruyor. Onu da veriyorum böylece Marmaris’te bulup satın almasına da gerek kalmıyor. Akşam 19’da kalkacak Dalaman otobüsünün hareketine kadar en az 3 saat zamanım var. Marmaris’i gezip çevreye bakabilmek için yeterli zaman. Marina çevresini ve Günnücek ormanını geziyorum. İlçe içinde sayısız motosiklet var. Sahil bu erken mevsimde bile oldukça hareketi, yazın ne kadar kalabalık olur Allah bilir. İstanbul uçağı gece 10’da zamanında hareket ediyor. Kolay bir yolculukla gece yarısını az geçe eve varıyorum.
