Pokut, yıllar sonra yeniden
Kaçkar Dağları’ndaki Pokut Yaylasına ilk kez 1987 kışında Cemal ile gittiğimizden bu yana neredeyse kırk yıl geçmiş. 2026 kışında yeniden gitme fikri, kurulan WhatsApp grubuyla somut bir plana dönüştü. Artık çoğu yaylaya araba ile ulaşma olanağı olsa da, kışın bu yollar kapalı olduğu için, kar bir kez yağdıktan sonra, bu olanaksız. Üstelik bir şekilde varsanız bile, bu sefer de yayla evleri kapalı olacağı için barınmayı halletmek zorundasınız. Ayrıca kışın yaylada, su ve elektrik yok, GSM şebekesi belirli yerler hariç çekmiyor, kar üzerinde batmadan yürünecek gibi değil. Yazın birkaç saatte yürüdüğünüz yollar, bitmek bilmiyor. 87 kışında, Konaklar üzerinden eski yürüyüş yolunu takip ederek Pokut’a ulaşmamız, tam iki gün sürmüştü.
Yola çıkmamıza birkaç gün kala Cemal’den kötü bir haber aldık: Tavukları midesine indirmeye hazırlanan bir doğanı kovalarken, kümesin yakınlarındaki eğimli yamaçtan kayarak düşmüş, birkaç kaburgasını kırmış ayrıca omzunu da sakatlamış. Bizimle gelebilmesi şüpheli ama programı da ertelememizi de istemiyor.
Ekibimiz, İngiltere, İzmir, Ankara, İstanbul ve Rize’den gelenlerle 7 Şubat Cumartesi gününden itibaren Pogina’da toplanacak ve Salı günü de hazırlıklarımızı tamamlayarak sabah erkenden yola çıkacağız. İstanbul’dan bindiğim Rize uçağında, İstanbul’dan gelen İsmail Bey ile selamlaşıp, iniş sonrasında beraberce ufak bir alışveriş yaptık. Bizi havalimanında karşılayan Ahmet ve Habip ile birlikte köye doğru yola çıktık.
Cemal’in sağlık durumu hala belirsiz olsa da, artık ok yaydan çıktı. Pazar akşamı üç arkadaşımız, geceyarısı İngiltere’den gelecek Haluk'u karşılamaya Trabzon’a (~130 km) gittiler. Sabaha karşı, uyanıp gelenleri karşılıyoruz. Artık ekipte iki eksik kaldı. Pazartesi öğlen saatlerine doğru gelecek Orhan ve yola çıkarken Pazar'dan aramıza katılacak Veysel abi. Ben, İsmail Bey, Ahmet, Habip ve Haluk da 7 kişilik ekibimizin geri kalanları. Cemal’in durumu son ana kadar belirsizliğini koruyor. Kendisi gelmek istiyor ama hakikaten durumu kritik. Olur da ufak bir tökezleme ile bu halde iken düşerse, kırık kaburgası ve omzu için tehlikeli olur.
Salı, yağışlı hava yüzünden yola çıkışımız bir gün daha ertelendi. Bu ilave zaman, eşyalarımızı toparlamak için güzel bir de fırsat. Eşyalarımızı çantalara koyarak, yürümeyi düşündüğümüz haliyle evden çıkarak Akyamaç tarafına doğru ufak bir grupla ~3 km’lik bir yürüyüş yaptık. Böylece yüklü çanta ve plastik tur kayağı ayakkabılarıyla toprak yollarda yürüyüş sırasında bir sorun olup olmayacağını da görmüş oldum. Köydeki koşullar mükemmel, rahatımız yerinde. Kahvaltıda muhlama, kısır, güzel akşam yemekleri, gürül gürül yanan şömine, sıcak su, … Yayla yolunda karşılacaklarımızı düşününce daha daha kıymetli geliyor.
Yola çıkmadan yapıp paylaştığım malzeme listesinde eşyaları iki gruba ayırmıştım: Herkesin sırt çantasında taşıyacağı kişisel eşyaları ve kızak ile çekerek taşınacak çadır ve yiyecekler. Hazırlıkları sırasında ekibimize kar motoru ile iki arkadaşın daha katılma ihtimali belirdi ama yola çıkışımız yaklaştığında, bu ihtimal ortadan kalktı. Ortaklaşa kullandığımız eşyaları geçen sene olduğu gibi kızak ile çekerek taşımaya karar verdik. Evin giriş katında hummalı bir çalışma sonrası, Salı akşamı çantalara son halini verip, kızağı da yükledik. Ahmet’in yaptığı ekmeklerden herkese sandviçler hazırladık, üç düzine kadar da yumurta haşlayıp soyarak onları da sarıp sarmaladık. Olur da yolda konaklamamız gerekirse, içinde peynir, kavurma, biber ve daha bir sürü şey olan sandviçler, helva ve ufak tefek yiyecekler, azığımız olacak.
Çarşamba sabahı Pazar’dan gelen iki araca eşyaları yükledik ve kolay bir yolculukla Şenyuva’ya ulaştık. Pokut yolunun başlangıcı, Kendini Koruyan Mahalleye kadar oldukça dik. Dört çekerli, aracımız, kar sınırına kadar olan yolu hızlıca çıktı. Önümüzden giden diğer araç zorlanmaya başlayınca, uygun yerde onun önüne geçerek yolu, 20-30 cm derinliğindeki karda ilerlemeye başladık. Yolun ilk 8 kilometrelik kısmında sanırım kar mücadelesi yapılmış, üzerine yeni yağan karın derinliği de bizi durduracak kadar değil, o yüzden batmadan ilerledik.
Yoldaki karı temizlediğini tahmin ettiğimiz paletli araç, GSM baz istasyonu antenine varır varmaz, geri dönmüş. Sanırım bir bakım gereksinimi olur diyerek açmışlar yolu. Ne kadar uğraştıysak da daha ileriye araçla geçmek mümkün olmadı. Mecburen burada indik ve eşyaları da indirdik. Aracımız dönerek, geriden gelmekte olan arkadaşları almaya gitti. Burada ortalama yarım saat kadar zaman geçirip son hazırlıkları yaparak yola koyulduk ki, fazla uzaklaşamadan telefonum çaldı. Orhan, fok derilerini kızakta unutmuş ve onlar olmadan yola devam edebilmesi mümkün değil. Kızaktaki eşyaları indirip zorlukla da olsa fok derilerini bulduk. Bu sırada öndeki grubun epeyce arkasında kalmış olmalıyız ki, görünürde kimse yok.
Kayakla, önümüzdeki izlerinden hızla gidebileceğimizi umuyorduk ama kızağın altına vidaladığımız alüminyum L profiller, daha önceden aklımıza gelmeyen bir soruna yol açtı: Kızak, yana doğru olan eğimlerde kaymasın diye bunları vidalamıştık ama bu sefer de hedik izlerinden daha geniş olduğu için, buraya oturamadı ve yana kaymasını engelleyen profiller yüzünden devrilmeye başladı. Haluk kızağı çekerken, yardımcı olabilmek için ben de iki batonun ucu ile arkasından dayandım ama bunun etkisi sınırlı oldu. Bir ara durup elimizdeki ufak tornavida ile vidaları sökerek kızağı eski haline getirmeye çalıştık ama mümkün olmadı. Vidalar gayet iyi sıkılmış, şarjlı bir tornavida olmadan olanaksız. Yine de artan eğim ve ıslak kar koşullarında, güç bela öndeki gruba yetiştik.
Hava tahminlerinin de verdiği hafif yağmur geçişleri, yerini serpiştiren kara bırakırken, 4 saat kadar sonra, haritada uzun uzun incelediğimiz çığ kulvarlarından ilkine kadar ulaştık. Görünürde olağanüstü bir tehlike fark edilmese de bu kulvarda hiç ağaç olmaması, buradan zaman zaman çığ geldiğini gösteriyordu. İlk 20 metrelik geçişi çok temkinli şekilde 3 ayrı grup halinde yaptık. Elimizdeki çığ vericilerini paylaşarak kısmen de olsa önlem almaya çalıştık. İkinci çığ bölgesini de sorunsuz şekilde geçtikten sonra Sal yaylasına doğru uzanan son dönemecin altına kadar ulaştık. Havanın kapalı ve soğuk olması nedeniyle, yanımda taşıdığım suyun ancak yarım litresini bitirebildim. Akşamüstüne doğru kalan mesafeye telefondan baktığımda hala 850 metre kadar yolumuz vardı. Demek ki toplam ~6 km kadar bir yolu, bir rekora imza atarak, 8 saat civarında kat etmiş grubumuz. Tahmin edilebileceği gibi kışın, yüklü ve kalabalık grupların böyle koşullardaki hızları düşük oluyor. Pokut sırtına ulaşmaya az kala Haluk, gücümüzün büyük kısmını tüketen kızağı, burada bırakmayı teklif ediyor. Seve seve kabul ediyorum. Yarın gün içinde gelip bulunduğu yerden almak üzere yamaçta bırakıyoruz içindeki çanta ile birlikte. Artık yaylaya ara kamp kurmaksızın ulaşacağımız kesinleşti, kızaktaki çadır ve diğer malzemelere bu akşam için bir ihtiyaç olmayacak.
Yayla evine yaklaşırken, 7 kişilik grubumuzun dağılmaya, yürüyenlerin aralarındaki mesafe açılmaya başladı. Önden varan ilk kişilerden birisi olarak kalacağımız yayla evinin hangisi olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Bir evin yan tarafında yazıyı görünce doğru evin yanında olduğumuzu anladım. Bu sırada İsmail Bey de geldi ve evin Kuzeye bakan yüzünün içeri girişe engel olmayacak şekilde kısmen kapanmış olduğunu fark ettik. Eğer bu giriş tamamen karla kapalı olsaydı, muhtemelen yorgunluk yüzünden açmamız mümkün olmayacak ve geceyi Güney cephesine bakan ahır bölümünde geçirecektik. Ahırda kuzine olmasa bile, rüzgar almadığı için çadırda yatmaya kıyasla daha konforlu olacaktı. Pokut’ta kalacağımız ev, Yunus Tarakçı konağı ve İsmail Bey de bu ailenin damadı. Bir bölümümüz anahtarla kapıyı açıp içeri girerken Haluk’la dönüp, henüz yolda olanların eşyalarını taşımak için geriye döndük. Ekibin tamamı yorulmuş olsa da sağ salim, kazasız belasız kendimizi yayla evine attığımızda, hava henüz kararmaya başlamıştı.
İsmail Bey, yazdan hazırlık yapıp eve hem yakacak odun hem de yiyecek kumanya depolamış. Böyle bir konforlu yayla evi olmadan çadırda kalabilmek için taşıdığımız yükün daha da fazlasını taşımamız gerekecekti ve bu yükle de yaylaya bu sürede varamazdık. Sonbaharda kapatılan evi kışın ortasında açıp, olabildiğince çabuk ısıtmaya ve içinde yaşamaya hazır hale getirmeye başladık. Çatıda, kalınlığı neredeyse 1.5 metreye ulaşan kar, bacanın da büyük kısmı örtmüştü. Kuzine, ağır aksak da olsa ateşi daha güçlü şekilde yakmaya başladı. Evin orta kısmında dinlenip kendimize gelirken, diğer odaların da kapılarını açıp yerleşmeye başladık. Ufak tefek bir şeyler atıştırıp erkenden yatıp uyuduk.
Ertesi gün Güneşli ve açık bir gökyüzüne uyandık, tek bir bulut yok. Tam karşımızda Tatar Dağı civarında uçan bir helikopterin sesi rahatlıkla duyuluyor, heliski yapan kayakçıları taşıyor sürekli. Kristal kar, göz alıcı şekilde parlıyor. Dünkü izlerimizden başka çevrede hayvan izleri de görüyoruz. Belli ki çeşitli kokular alıp gece çevrede dolaşmaya çıkmışlar. Kızağı bıraktığınız yerden alıp biraz da gezmek için 3 kişi kayaklarla dönüş yolumuza doğru ilerliyoruz. Sırttan, enfes bir Karadeniz manzarası izledik Hatta azıcık dikkatli bakınca karşı kıyıdaki karlı Kafkas dağları bile belli belirsiz de olsa seçiliyor.
İki gecemizi bu harika yayla evinde geçirdik. Evin alt katındaki ahırdan taşıdığımız yazdan kesilmiş odunları kuzinede yakarak hem yemek yaptık hem de girişten aldığımız karları eriterek su elde ettik. Eşyalarımızı kuruttuk, güzelce ısınan evde sohbet ettik, rüzgarın sesini dinleyerek rahat yataklarımızda temiz havada güzelce uyuyup dinlendik. Pokut’ta sadece 2 gece değil, çok daha uzun süre kalma olanağımız vardı. Ama yola çıkışımızdan sonra üçüncü günün sabahı geri dönmeye karar verdik. Dönüş, her zaman olduğu gibi çok daha kolay oldu. Yürüyüşümüzü bu sefer aramızda uzun mesafeler bırakarak yaptık. Yolda arabanın bizi son bıraktığı noktaya bir kaç kilometre mesafede Cemal ile karşılaştım. Dayanamayıp hedikleri takıp yukarılara kadar gelmiş. Pokut’ta kalmaya devam etseydik, sürpriz yapıp tek başına yanımıza kadar gelecekmiş! Bir başka kışa ve bir başka zaman artık.
Bunca fedakarlık ve zahmet ne için? Kalabalık bir ekiple böyle bir yere gelince, aklıma ister istemez bizleri buralara getiren nedenlerin birbirinden ne kadar ayrı olabileceği düşüncesi geliyor. Pokut’taki grubumuz, böyle gözlemler yapmak için yeterince kalabalık değil, ayrıca burada geçirdiğimiz süre de çok kısıtlı ama yine de çeşitli ipuçları var bu konu ile ilgili. Herkes bu mevsimde burada olmaktan mutlu. Çoğu kişinin müthiş çocukluk ve gençlik anıları var yaylalarda. Onların Pokut’un kış halini gördükleri zaman akıllarından geçenleri bilebilmek olanaksız. Kedilerin isimlendirilmesi hakkındaki bir şiir aklıma geliyor bazen. Bu şiir, gündelik isminden başka, yalnızca kedinin kendisinin bildiği gizli bir isimden bahseder. Dağlar da bizi bilinen toplumsal kimliğimizden uzaklaştırır. Zorlu koşullar aracılığıyla, tıpkı şiirdeki o gizli isim gibi, asıl karakterimizi ya da özümüzü hatırlamamızı sağlar. Tabii bunun garantisi de yoktur. Özellikle kalabalık bir grupta dikkatimiz dağılır, konuşmalar sırasında tabiatın bize hissettirdiklerini kaçırabiliriz. Ancak hayati bir tehlike ile karşılaştığımızda ya da aşırı çabadan yorgun düştüğümüzde, sürekli geçmişi ya da geleceği düşünen iç sesimiz susmaya başlar ama bu da fazla sürmez. Doğanın ürkütücülüğünü unutmak için bazen de sahte bir duvar öreriz. Grup büyüdükçe bu duvar kalınlaşıp yükselmeye başlar ve bizi doğadan uzaklaştırır.
Şehirde emin olduğumuz düşüncelerle yaptığımız plan, eksik ya da yanlış da olsa, çoğunlukla bundan bir rahatsızlık hissetmeyiz. Doğada durum farklı sonuçlanır: Yanımıza gerektiğinden az ya da fazla eşya mı aldık? Yürüyerek gideceğimiz mesafeyi yanlış mı tahmin ettik? Hava durumu beklediğimiz gibi değil mi? Ya da düşündüğümüz kadar çevik veya kuvvetli değil miyiz? Bunların günlük hayatımızdaki sonuçları ile doğanın kayıtsızlığı karşısındaki sonuçları farklı olur. Planlarımızı yaparken, bunların çoğu zaman gerçek koşullara tam uymayacağını kabul edersek, az da olsa beklenmedik durumlar karşısında esnekliğimizi artırmış oluruz. Planlama bir liste yapmaktan çok, olasılık yönetimidir. Planlama sürecinde kazandığımız farkındalık bizi korur. Doğanın kayıtsızlığına karşı en güçlü savunmamız, kendi sınırlarımızı dürüstçe gözden geçirmektir. Prusyalı mareşal Von Moltke’nin söylediği gibi “Hiçbir plan düşmanla ilk temastan sağ çıkamaz.”
Tabii ki düşüncelerimizin doğruluğunu veya planlarımızın isabetini görebilmek için dağlar tek yol değil. Dahası, eğer tüm hayatımızı buralarda geçirmeye başlarsak, tıpkı güzel manzaralara ya da güçlüklere uyum sağladığımız gibi, buralara da alışacağız Doğanın bizi iyileştirmek gibi bir sorumluluğu da yok. Bizi rahatsız etmeyecek düşünce ve inançlarla yaşamak isteriz. İnsanın düşüncelerinin doğruluğunu görmekten kaçınması bu nedenle anlaşılır. Bu ihtiyacı niçin hissetmiyoruz sorusuna psikolojideki “doğrulama yanlılığı” kavramı, güzel bir cevap veriyor: Uzmanlar insan beyninin, gerçeği arayan bir makine değil, daha çok kendini haklı çıkarmaya programlanmış bir savunma mekanizması olduğu görüşünde. Olur da birine yanıldığını kanıtlarsanız, o kişinin beyindeki amigdala ve insula bölgeleri uyarılır, bu merkezler, beynin fiziksel bir saldırıya verdiği ilkel tepkilerin merkezidir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home